Moderator
Süper Üye
Üye No: 198
Cinsiyet: 
Mesaj Sayısı: 1654
Nerden: Muş
Rep Gücü: 650
AZRAİL'E İNAT ÖLÜM'E BİAT
|
 |
« : 26 Mart 2007, 06:51:58 » |
|
Bir Olay - Üç Karakter
Abdullah b. Mesud Hazretleri anlatıyor: Sadaka ayeti nazil olunca hamallık yapıp bir şeyler vermeye çalışıyorduk. Çarşıya-pazara gidip sırtımızda eşya taşıyor, ücretini alır almaz da onu sadaka olarak vermeye koşuyorduk. Hâli-vakti yerinde olup çok verenler de olurdu. Yine bir gün Efendimiz ensâr ve muhacirînin himmetine baş vurdu. Ya bir yere seriyye gönderecekti de ordunun teçhizi için, veya başka bir ihtiyaç için “Verin!” diyordu. Efendimiz’in teşvikleri karşısında Hazreti Abdurrahman b. Avf, her zaman ki civanmertliğiyle ortaya çıktı. “Ya Rasülallah!” dedi, “Bende dört bin dirhem var, kabul buyurunuz.” Efendimiz çok memnun kalmıştı, hayır duada bulundu. Hazreti Abdurrahman getirdiği paraları Efendimiz’in önüne dökerken kenarda hâdiseyi seyreden münafıklar aralarında dedikodu ediyorlardı: “Vay riyakâr, vay! Bunun yaptığı gösterişten başka bir şey değil!” Bu arada verenler veriyor, herkes bu hayır kervanına katılmak istiyordu. Bunlardan birisi de Ensardan fakir bir müslüman olan Ebu Akîl idi. İki avuç hurmasından başka bir şeyi yoktu. Bir avucunu ailesine ayırdı, diğerini de himmet mallarının içine kattı. Bunu gören münafıklar gülüşmeye başladılar. Birbirlerine alaylı alaylı “Allah ve Peygamberi şunun bir avuç hurmasına mı muhtaç kalmış?” dediler. Bu hâdise üzerine şu ayet nazil oldu: “Sadakalar hususunda, mü’minlerden gönüllü verenleri ve güçlerinin yettiğinden başkasını bulamayanları çekiştirip onlarla alay edenler var ya, Allah işte onları maskaraya çevirmiştir. Ve onlar için elem verici azap vardır.” (Tevbe, 79) Bu ibretli hâdisede infak emri karşısında takınılan üç tavrı görüyoruz. Birisi, Abdurrahman b. Avf’ın herkese nasip olmayacak şekildeki fedakarlığı. Allah’a hamd olsun ki bugün Hazreti Abdurrahman’ın bu tavrını sergileyen, onun geleneğini devam ettiren ve belki de ahirette onunla beraber olma şerefine nail olacak insanlarımızın sayısı hiç de az değildir. İkinci tavır, Hazreti Ebu Akîl’in tavrıdır ki o da gücü nispetinde bu örfaneye iştirak etmiş, adını “verenler” listesine yazdırmış ve iştirak-ı a’mâl-i uhreviye düsturunca (yani “aynı yolda gönül birliği edenlerin kazandıkları sevaplar birbirlerinin hasenat defterine yazılır” kaidesince) Hazreti Abdurrahman’ın sevabına ortak olmuştur. Efendimiz’in “Kendinizi bir hurma ile bile olsa Cehennem azabından koruyun” fermanını çok iyi anlamış, alaylı bakışlara, müstehzî sözlere aldırmadan üzerine düşeni yapmış ve Kur’an’da yâd edilme bahtiyarlığına ulaşmıştır. Münafıkların tavrına gelince; onlar imanın tadına eremediklerinden hâdiseye anlam verememişlerdir. Günümüzde de olduğu gibi mü’min gönlün böylesine coşmasını anlayamamaktadırlar. Meseleyi ancak “riya ve gösteriş” gibi bir sebebe dayandırabilmektedirler. Yoksa onlara göre Hazreti Abdurrahman’ın civanmertliği altından kalkılabilecek bir iş değildir. Öte yandan onlar “bir avuç hurma” iştirakini de küçümsemektedirler. Elbette ki Allah’ın bizim küçük himmetlerimize ihtiyacı yoktur, ancak buna bizim ihtiyacımız vardır. İşte onlar bu noktayı anlayamamaktadır. Görüldüğü gibi tarih tekerrürden ibaret. Şahıslar değişiyor ama şahsiyetler aynı. Sahne başkalaşıyor ama senaryo bir. Dekor ve kostümler farklı ama replikler benzer. O devirde, Allah rızası için malından ihtiyaç sahiplerine verme karşısında takınılan tavırların günümüzden pek farkı yok: 1. Allah’ın zenginlik ihsan ettiği ve gönlü vatana hizmet, milletine faydalı olma sevdasıyla tutuşmuş memleket evladının dudak uçuklatan civanmertliği. Bunların hâlini en iyi anlatan şey şu hadis olsa gerektir: “Ancak iki kimseye gıpta edilir (bu ikisinden başkası kim olursa olsun gıpta edilmeye lâyık değildir. Dolayısıyla gıpta edecekseniz, “keşke yerinde ben olsaydım” diyecekseniz işte bunlar aklınıza gelsin). Bir: Allah’ın kendisine bol mal ihsan ettiği ve malını O’nun yolunda harcayıp bitiren kimse. İki: Kendisine ilim nasip edilen ve çevresindekileri bundan faydalandıran kimse.” 2. Duyguları, zengin kardeşleriyle müşterek ama onların verdiklerini verme imkanı olmayan hamiyet perverlerin çorbada tuzu bulunma gayreti. 3. Çok vermeyi anlayamayıp şuna-buna bağlayan; az vermeyi de küçümseyen münafık tavrı. Sonuç olarak; İslam’ın bidayetinde olduğu gibi bugün de müslümanlar, üzerlerine terettüp eden kulluk vazifelerini yerine getirmek veya -Allah korusun- ihmal etmek suretiyle kendi konumlarını kendileri belirlemek durumundadırlar.
|